Yüzyılımızın vebası yalnızlık!

Yüzyılımızın vebasının yalnızlık olduğunu düşünmüşümdür hep. Hani Tyler Durden diyodu ya, biz tarihin ortanca çocuklarıyız diye, işte gerçekten de öyleyiz. Büyük devrimleri, büyük savaşları, büyük imparatorlukların kuruluşunu- yıkılışını görmedik. Devletin doğuşunu, medeniyetin başlangıcını, felsefenin çıkışını, monakrasinin hükmünü, soyalizmin devrimlerini filan da görmedik. Aslına bakarsanız biz hiç bir bok görmedik. İspanya iç savaşında veya Paris komününde yer alamadık. Fransa, Amerika, Haiti hatta yakın tarihimizde ki Küba devrimini bile göremedik. Mahir Çayanlar, Deniz Gezmişler gibi davamız uğruna ölümede yürüyemedik. Bzi sadece bize sunulanı yaşadık. Tek gururumuz, Gezi parkımız.



Sunephe

Hissizlik Coğrafyası’nda Yaşamak

Hissizlik Coğrafyası’nda Yaşamak

Hissizlik
Ülke olarak içinde bulunduğumuz durumdan dolayı fazlasıyla karamsarım. Çünkü uzun zamandır olumlu bir gelişme yok. Yıllardır yaşadığımız abukluklardan bunaldığım için bir şeyler karalama ihtiyacı duydum. Ve bu yazı muhtemelen bu minvaldeki ilk ve son yazı olacak.
Fi tarihinden beri var olduğumuz bu coğrafyada her gün farklı gündem maddesiyle meşgul oluyoruz. Endişe, korku, belirsizlik, gelecek kaygısı hayatlarımıza sirayet etmiş durumda. Twitter’a ‘Acaba bugün neler oldu/olacak?’ diyerek girer, sokağa adımlarımızı huzursuzlukla atar olduk. Memleketin semasından bomba, silah sesi, ambulans, polis sirenleri, ölüm haberleri eksik olmuyor. Sevgiden, saygıdan yoksun bir kara parçasında nefes alıp veriyoruz. Ve her şey günden güne daha da kötüye gidiyor. Rezil gündemin içinde makineleşiyorsun, sadece şikayet ederek, durum güncelleyerek, tweet atarak boşa kürek çekiyorsun. Her dakika, her saat maruz kaldığımız bu haber bombardımanında sadece sen sana verileni alıp, bir sonraki olayı beklemeye koyuluyorsun. Her olayda hem ruhen hem bedenen çöküyorsun. Toplumun içi çürüyor, bütün reflekslerimizi kaybediyoruz ve bunun farkında değiliz. ‘Yavaş yavaş alışıyoruz, kanıksıyoruz, hissizlik coğrafyasında yaşamak böyle bir şey herhalde’ diyorum kendi kendime.



Neden sürekli ölüyoruz?” “Neden yaşamıyor ve yaşatmıyoruz?” diye kimse sormuyor. Bunda memleketi bu hale getiren bütün mekanizmaların suçu var. İnsan canının sadece istatistik olarak önemi olan şu iklimde son 2–3 yılda kaybettiğimiz insan sayısının haddi hesabı yok. Haksız gözaltılar, tutuklamalar ve yaşanılan zilyon adet hukuksuzluğu saymıyorum bile. Sonsuza kadar sürecekmiş gibi duran ve bunu düşündüğümüzde boğulacakmış gibi olduğumuz hamasi nutuklar. Sömürülen insan duyguları, edilen yeminler, tutulmayan sözler, birlik beraberlik mesajları, lanetleyerek, kınayarak bitireceğimizi zannettiğimiz insanı hiçe sayan hain saldırılar, yitip giden hayatlar, geride kalan büyük, tarif edilemez acılar. Yapıcı olan hiçbir mesaj yok. Ben kendimi bildim bileli bu sözler yankılanıyor kulaklarımda, hep aynı görüntüler dönüyor ekranlarda. Mitingler, cenaze ve açılış törenlerine sıkışan hayatlardayız..




Bütün bunlar yetmezmiş gibi bir de birbirimizden nefret ediyoruz. Neyi paylaşamıyoruz? Giyim tarzımızla, dünya görüşümüzle, okuduğumuz okulla, doğduğumuz şehirle, dinlediğimiz müzikle, izlediğimiz filmle, okuduğumuz kitapla, gazeteyle ayrıştık her birimiz. Hep bir eleştiri, hep bir yaftalama, hep bir yargı ve linç hali. Tahammülümüz kalmadı birbirimize. Otobüste, sergide, markette, bankada. Anlayış yoksunluğu esir aldı hepimizi. Bencillik üzerine kurulu hayatlarımız da cabası. Önceden kuruntu yaptığımı düşünüyordum ancak çevreme bakıp biraz gözlem yaptığımda emin oldum. Mutlu değiliz hiçbirimiz. Sürekli bir histeri halindeyiz. 80 milyonluk açık hava tımarhanesinde gibiyiz.




Bütün bunlar olurken zihnin rahat olmadığı için gündelik yaşamın da sekteye uğruyor. Sadece bir kez geldiğin şu dünyada kurduğun hayalleri, gerçekleştirmek istediğin idealleri, yaşaman gereken hayatı da ıskalamış oluyorsun. Sonra yorulduğunu fark ediyorsun. “Bir delille bin alimi yendim de, bin delille bir cahili yenemedim.” sözünden hareketle birilerine laf anlatmaktan yılıyorsun. Yazacak, konuşacak, haykıracak ve düzeltilmesi gereken onca şey olmasına rağmen susuyorsun. Anlat(a)mıyorsun çünkü anlamıyorlar. Seni çaresizliğe iten o kadar çok şey varken ne yazık ki değişen hiçbir şey de yok. Toplum üzerindeki tabular kırılmadıkça, cehaletten kurtulmadıkça hiçbir şey değişmeyecek. Açıkçası umudum da giderek azalıyor. Ne vazgeçip terk edebiliyoruz burayı, ne de daha yaşanabilir kılabiliyoruz. Öylesine derin bir araf bu.


Kendinize vakit ayırın

Bu vahim durumun çok az da olsa iyi yanları yok mu? Elbette var. Ülkede yaşananlardan bunalıp artık eskisinden daha az (şu son bir haftayı saymazsam) sosyal medya kullanıyor, hiç kurmadığım kadar hayal kuruyor, daha çok kitap okuyor, daha fazla dizi&film izliyorum. Tarih, seyahat, kültür-sanat, bilim, şu sıralar pek keyif almasam da spor ve belki de içlerinde en tutkunu olduğum şey olan müziğe kendimi kaptırarak, kendimi soyutluyorum. Aslında bunu sağlayan, emeği geçen herkese tek tek teşekkür etmem lazım. Yoksa normal şartlar altında kendi kabuğuma çekilemez, bunca zaman düşünmediğim ya da düşünmeyi ertelediğim şeylere gereken önemi veremez, ötelediğim birçok şeyi gün yüzüne çıkaramazdım. Sevdiğim insanlara daha fazla vakit ayıramazdım. Az da olsa bunun verdiği huzurla biraz daha idare edebilirim sanırım. O yüzden size de naçizane önerim; kendinize vakit ayırın. Şu süreçte yapacağınız en güzel şey kendinizi dinlemek, keşfetmek. Gündemden bir süre uzaklaşmak hepinize iyi gelecektir. (Ne kadar izin verilirse tabii ki) 2017 yılının, 2016 gibi olacağını hepimiz biliyoruz ama bir umut. Belki daha farklı olur. Yeni yıl hepimize sağlık, mutluluk, bereket; ülkeye ve coğrafyamıza da sevgi ve barış getirsin, her şey istediğimiz gibi olsun. Sevgiyle kalın.

 

 
 
comments powered by Disqus
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=